Hiza ve Duruş – Beden ve Siyaset: Yogacı nerede duracağını bilmeli mi?


Yazan: S Aykut Ozturk

“Bir ideal yok. İdeal bir politik duruş yok. İdeal bir ses tonu ve konuşma biçimi yok. Kendi sağlığının sorumluluğunu alanlar bilir ki ideal bir rejim ya da şifa metodu yok. Bunu öğrenmek ‘unlearn’ etme yolundan geçiyor benim için. Z.A.” (15 Temmuz 2015 – Facebook üzerinden alıntı)

GİRİŞ:
Yukarıdaki sözler yogayı Türkiye’ye getiren – kısacası yogayı Türkiye’de var eden – insana ait. Kendisine her zaman müteşekkir olacağız. Saygılarımız sonsuz. Hakikaten. Peşinen burada teslim etmekte ve yazıya devam etmekte fayda var. Çünkü yukarıda yazdıkları bedenin siyasetine dair genel bir tartışmayı ateşliyor –ilk bakışta pek çok okuyucu için anlaşılmaz olsa da.

Günümüz dünyası hayatı daha anlaşılır kılarken ne kadar da vahşi olabiliyor – çünkü emek tüketimi ve meta tüketimi arasındaki hassas denge doğanın, insanların, toplumların ve kültürlerin bilimsel addettiğimiz yöntemlerle kompartmanlara ayrılması ile mümkün oluyor. Böylesi bir dünyada herkes yerini ve işlevini bilmeli. Modern dünyada tanımlanamaz şeylere yer yok – bu yüzden de bir taraftan farklılıklar üretilirken, diğer tarafta bunların arasındaki sınırlar da estetize ediliyor. Etnisite birlikteliği olan birbirinden farklı ulus-devletlerde yaşadığımızı farz ediyoruz. Bu farklılık şeması yüzünden pembe yahut mavi nüfus cüzdanlarımız var. Yine bunun yüzünden dayanışma, bize dayatılan farklılıklar üzerinden yürüyor; işçi işçiyle Kürt Kürtle eşcinsel eşcinselle meselesine sahip çıkabilir oluyor. Ne farklı olanı kabul ediyoruz ne de farklı olanla dayanışma içine giriyoruz.

Ama öte yandan herkes hümanist. Herkes ‘farkında’. Herkes yardımsever. Herkes eleştiriye açık. Herkes uzlaşmacı. Bu nasıl mümkün oluyor?

Bu gidişatın – benim görebildiğim – iki ilginç noktası var. Birincisi ve daha geneli; (yukarıda kompartmanlara ayrılma olarak tanımladığım) farklılıkların üretilmesinin trajikomik bir şekilde birliktelik tahayyülleri üzerinden meşru kılınıyor olması. Birlikte olabilmek – bir olabilmek ve aynı anda dayanışabilmek – hep başka bir şeylerin reddi üzerinden mümkün olabiliyor. İkincisi ve daha özeli ise; bu reddedişin bedenin inşası ile mümkün oluyor olması. Beden, sadece emeğin tüketimini (çalışarak, ter dökerek, sakatlanarak) ve metanın tüketimini (acıkarak, arzulayarak, haz duyarak) mümkün kılmakla kalmıyor. Aynı zamanda bizim ve etrafımızdaki herkes için bu kompartmanlar dünyasının neresinde durduğumuzun koordinatını veriyor. Hangi tanımlanabilir kimliğin içerisindeyiz – kadın mıyız, Kürt müyüz, eşcinsel miyiz – bunu bedenimizin hangi siyasetlerin ürünü olduğunu anlamadan anlatmak işte bu yüzden mümkün değil (tersi de geçerli). Bedenimiz nerelere itilmiş yahut nerelerde direnebilmiş anladığımızda bedenimizin içinde bulunduğumuz politik bağlamdan hiçbir şekilde bağımsız olmadığını görürüz. O yüzden beden ve siyaset sözkonusu olduğunda ben-öteki, bizler-onlar, uzak-yakın ve iç-dış ayrımları tekmili birden yok olmalı. Ben bugün özellikle bu son ayrım üzerinde durmak istiyorum.

Bu ayrım yok olmadığı müddetçe ‘bir olmak’ çoğulculuğu, ‘iç huzuru’ da dış dünyayı reddetmekle mümkün olacaktır – ki yukarıda belirttiğim üzere önce bu kavramları peşinen birbirinden farklı kabul etmek zaten bu yolda atılan ilk adım. Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenirmiş. O halde, ben de merak ediyor ve soruyorum, siyasetten – siz bunu dış dünya, diğerleri, çevre, ötekiler diye de okuyabilirsiniz – bağımsız bir yoga mümkün mü? Mümkünse nasıl mümkün?

Saçmalamayayım – elbette ki mümkün çünkü bu bir tercih meselesi. Ancak farklı tercihler iddia ettikleri şekilde aynı sonuçları doğurmuyorlar. O yüzden, doğrudan okuyucuya soruyorum, yoga matı üzerine geldiğinde kulaklarını dışarıya tıkamak ve yoğunlaşmak ne kadar mümkün oluyor? Ya da dersin/pratiğin bitince ne oluyor – o kulaklarını tıkadığın dünyaya geri dönmüyor musun? O halde mat üzerine gelip yoga yapmak ve dış dünyaya geri dönmek senin için çok allak bullak edici bir döngü değil mi? Yogaya başlama daha iyi.
******
Alem ülkeyiz. Sınırlarımızda ısrarcıyız – bilmek istiyoruz neresi içimize döndüğümüz yer ve neresi dış dünyanın başladığı yer. Seçimlerden sonra sıklıkla okudum “yoga stüdyosu siyaset yapılacak yer değil – insanlar yogaya rahatlamaya geliyor” diye. Ama ben de diyorum ki insan ne rahatlayayım deyince rahatlıyor, ne de ne kadar iç dünyasına dönecek olursa olsun dış dünyadan bağımsız var olabiliyor. O yüzden yogada siyasete yer olduğuna dair ısrar ediyorum. Gündelik hayat – spritüel ayrımlarını reddediyorum. Dış dünyayı görmezden gelen, bizlere iyi hissetmemiz için bir güzel söz söyleyip geçen yogayı çelişkili buluyorum. Eğer yoga kişiye ve topluma bir eleştiri getirmeyecekse konfor alanımızdan çıkmamız için bize nasıl ilham verecek? Buradaki eleştirim elbette ki sadece bireysel seviyede ‘ciddi konuşabilen’ yoga ustaları – onların bireyi ve bireyselliği yüceltmeleri ve bütün new-age diskurlarda olduğu gibi kişisel gelişimi bir başlangıç noktası olarak kabul etmeleri. O halde, dünyayı bir tek yoga stüdyosunda mı kucaklayacağız, etrafımızdaki şiddete kayıtsız kalıp, milliyetçi, ırkçı ve fobik yaklaşımlarımıza günlük yaşamımızda devam mı edeceğiz? Eğer bizi çepeçevre saran dış dünya – yanı bedenimizin dışı – ve siyaset, bizim kim olduğumuzu – içimizi – şekillendiriyorsa bu soru cevaplanması gereken bir soru oluyor. Hem de çok ciddi bir soru.

Siyaset kesinlikle kim olduğumuzu belirliyor. O yüzden gündelik hayatın içinde siyaset ile gündelik hayatın içinde yogayı birbirinden nasıl ayırt edeceğiz? Ve bu ayrımın nerede başlayıp bittiğine kim karar verecek?
******
Bu soruları yanıtlamadan bırakayım. Ama yine de yanıtlanması gereken çok temel bir soru var – ki bu beni yazının en başında alıntıladığım cümlelere götürüyor. Bir ideal yok ne demek? İdeal bir politik duruş yok ne demek? Benim anladığım bu cümlelerin sahibi, bireyin dilediğince – bütün hürriyetiyle – davranabilmesi halinde kendisi için en iyiyi bulacağına inanıyor. Kişiye dışarısını ve içerisini tanırken yol gösterecek referans noktaları da mı olmayacak? Kendimize yahut dışarıya kayıtsız mı kalacağız? Bu kadar mı bireyci – bireysel bile değil – olduk?

Cümlelerin sahibinin kamusal alandaki tezahürlerinin izini sürünce (bunun için herkese açık FB hesabına göz atmak yeterli) onun için – ne yogada ne hayatta ne siyasette – ideal bir hizalanma olmadığını da anlamak güç olmuyor. Demek ki görecelilik çağına geri dönüyoruz. Herkesin ve her şeyin tek tek kıymetli ve biricik olduğunu sadece ve sadece herkesin kendi bildiğini okuma özgürlüğü şeklinde algıladığımız bir zaman dilimindeyiz. Ne yoga bize dokunabiliyor ne hocalarımız bize dokundurabiliyor. Eleştiriyi mümkün kılanın kişilerin doğru bildikleri konularda anlaşamamaları olduğunu farz edersek, bize bir tek kendimizden fayda gelebilecek oluyor. O halde, bu kadar öğretiye ve fabrikadan çıkarcasına sayısı katlanan yoga hocasına ne ihtiyaç var?
******
İşte bütün bunlar, yogayı kendimizi ve dünyayı dinleyeceğimiz, fikir sahibi olacağımız, kendimize ve dışarısına eleştiri getirebileceğimiz ve nihayetinde gelişebileceğimiz bir alan olarak açmamamızdan kaynaklanıyor. Yoga bizim için, dans yahut seks gibi kendimizi ifade edebileceğimiz bir araç olmaktan öteye gidememiş. Oysa ifade, var oluşun kısıtlı bir yansıması. İfadenin dışında – ve deneyimin de dışında – bir var oluş var. Ezoterik bir halden bahsetmiyorum. Dile, ifadeye ve anlatmaya odaklanıp kalmışız. Halbuki yoga kendi dışavurumumuzdan öteye giden bir pratik – dünyaya kendimizi tekrar tekrar anlattığımız sürekli kendimizden bahsettiğimiz bir şey değil, belki belki dünya/dışımız ile aramızdaki sınırların yeniden tesis edildiği bir girişim. Yogayı ifade olarak kısıtlamamızdaki ısrarımız yüzünden yoga pratiğimize dair bir eleştiriyi ister istemez kişiliğimize saldırı olarak algılıyoruz. Halbuki yoga kendimizi dışarıya anlatabileceğimiz bir dilden fazlası – bir lifestyle meselesi hiç değil. Yoga artık bir paket halinde geliyor oysa. Matlar, kıyafetler ve diskurlarıyla birlikte. Öğrenciler her gün teker teker tekrar kutsanıyor hocaları tarafından biricik oldukları için. Halbuki bu biriciklik tam da lifestyle ve bireyin kendini ifade etme meselesi tarafından sınırlandırıldığı için, yukarıda da bahsettiğim gibi, hep etrafımızdaki başkalarının ötelenmesiyle mümkün olabiliyor. Günümüz yogası nefreti yenebiliyor mu? Yenemiyor.

Fikrimi soran olmadı, ancak bana kalsa yoga bunların tam tersine içimiz ve dışarısı, bedenimiz ve dışarıdaki gündelik hayat arasındaki sınırların yeniden tesis edilmesi için bize bahşedilmiş bir pratik. Bilgeliği içerisi ve dışarısı arasında bize yol gösterecek referans noktalarını barındırıyor olmasından kaynaklanıyor. Bedenin inşası dışarısının şekillendirmesine bu kadar içkinken, konfor alanımızı, duruşumuzu ve hizamızı eleştirmeyen yogadan ne bekleyebiliriz?

Tanıdığım pek çok Iyengar hocasını ayaklı-modernite-eleştirisi diye adlandırmam, bu yoga biçiminin ısrarlı biri biçimde hizayı bıkmadan usanmadan bana hatırlatmaları yüzündendir. Çünkü hiza benim iç dünyam ve dış dünya arasındaki gerçekte var olmayan ayrımların aşılmasında birer yol gösterici referans noktasıdır. Öğrencinin hizasızlığı ve hocanın hizaya daveti arasında gerilim olduğu müddetçe yoga bize dönüştürücü bir etki sunabilir. Hoca öğrenciyi kendisiyle mücadeleye davet etmediği zaman hoca-öğrenci ilişkisinin müşteri ilişkisinden ne farkı kalıyor? Burada önemli olan öğrencinin memnuniyeti mi yoksa yoganın dönüştürücü gücü mü? Burada elbette hiza derken Nazi Almanyası’nın, Faşizm Avrupası’nın yahut 1940’lar Türkiyesi’nin beden terbiyesi yöntemlerinden bahsetmiyorum (ama Iyengar yogaya aşina olmayan pek çok yogacı Iyengar yoga böyleymişçesine fanteziler kurmaya devam ediyorlar). Tam tersine BKS Iyengar bir taraftan hepimize birer referans olarak yol gösterecek evrensel yoga pozu hizalarına kafa yorarken diğer taraftan her vücut tipinin yoga yapmasına olanak sağlayacak propları (yani kemer, yastık, blok gibi yoga alet edevatını) geliştirmekle meşguldü.

Ancak gördük ki geçtiğimiz günlerde Z.A. tercihini Iyengar yogayı katletmekten ve katledenlerden yana kullanıyor (10 Temmuz 2015’te FB üzerinden yayımladığı postunun edit edilmemiş haline bakmak yeterli). Besbelli bundan da büyük bir haz duyuyor. Bu durum bazı nedenlerden dolayı üzücü. En başında Z.A.’nın kendisi çok kıymetli bir hoca olduğu için. Diğer nedenleri ise şöyle sıralamak mümkün. Birincisi, hiçbir yeni bilgi – ne kadar istese de – kendisinden önceki bilgiyi ve bilgeliği reddedemez. Bu diyalektiğin doğasına aykırı. Böyle bir şey mümkün değil. Yeni her bilgi sonuçta eskisinin üzerine ekleniyor. Mesela yine bu yüzden ilaç şirketlerinin tıbbın binlerce yıllık tarihini hiçe sayarak patent alması saçmalık. Eskinin bilgisinin üzerine eklenen her bilgi eskinin gölgesinde olmaya da işte bu yüzden mahkum. Geçmişi öyle hop eskidi diye atamazsınız bir köşeye.

İkincisi çok pratik bir neden. Madem hiza bu kadar önemli değil neden sakatlanıp duruyoruz diğer yogalarda? Z.A. pek çok kıymetli hoca yetiştirdi – hepsini minnetle ve kalbimden büyük bir sevgi ile anıyorum – ama sandığı kadar hepsi hizadan haberdar değil. Maalesef ben bazılarının derslerinde sayamayacağım kadar çok kere sakatlandım. Çünkü hiçbiri benim gibi oldukça esnek bir insana yoga öğretmeyi bilmiyordu (Farkında mısınız hizasızlıktaki ısrarınız esnek insanları sakatlayıp duruyor? Sonra da yogadan oldu diyoruz. Hayır, yogadan olmuyor. Hiza bilmemezlikten dolayı oluyor)

Son olarak üçüncüsü, kısacık, ve de tartışmayı tamamlayalım, kullandığınız dil ile ilgili. Bu kadar ‘unlearn’ etmeye rağmen şiddet nasıl oluyor da dilinizden estetize edilmiş bir şekilde saçılıyor. Ve büyük hızla yetiştirdiğiniz yoga hocaları – ve öğrencilerinizin öğrencileri ve onların öğrencileri (artık sayılarına yetişmek ne mümkün) – bu şiddeti mi devralıyorlar? Şiddeti ‘unlearn’ etmek biraz daha çaba gerektiriyor demek ki – ve ezber bozan, konfor alanlarını dönüştüren, siyaseten yüklü ve mizah dolu bir yoga işte bu yüzden elzem oluyor. Çünkü eleştiri yoganın doğasında olmalı.

Bitiriyorum. “Katlediyor” demenizin ardından, yapıcı tartışmalar çıktığını ve “güzel bir konuşma alanı açıldığından” bahsediyorsunuz. Konuşma alanı maalesef 300 küsur “like” ve bunun karşıtlığında birkaç kısık sesli tepkiden ibaretse çevrenize bakın. Konfor alanınıza bakın. Var ettiklerinize bakın. Kral(içe) zaten tamamiyle çıplak değil belki ama halihazırda dili varacak kimse de yok ortalıkta.

This entry was posted in Uncategorized. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy this password:

* Type or paste password here:

170,512 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress