Adet Döneminde yoga- dişil enerji ile Barışık olmak

Posted in Uncategorized | Comments Off

Sine’nin Yoga Dergiside röportajı

http://www.yogadergisi.com/soylesiler/473-yoga-hakkinda

Posted in Uncategorized | Comments Off

2016’da Iyengar Yoga’ya başlamanız için 10 neden

2016’da Iyengar Yoga’ya başlamanız için 10 neden

- Hizaya gelin! Iyengar Yoga hiza odaklı Hatha yoga aslında, yalnızca her bedenin kendine ait hizası olduğunu biliyor ve modern yaşamın içinde bunu kaybettiğinizden yeniden bulmanızı sağlıyor. Bedeninize bu şansı verin.

- Dik durun! Hizasını bulan omurga dik durur, dik duran omurga sağlıklıdır, güçlüdür ve meydan okur. Unutmayın omurganız ne kadar gençse siz de o kadar gençsiniz.

- Nefes alın! Iyengar Yoga’da yorulurken bile normal nefes almayı öğrenirsiniz, bu da sizi hiç farketmeden sakinleştirir.

- Sakin olun! Iyengar Yoga’nın ardından yapılan Savasana (ceset pozu) hiç bir şeye benzemez; kozmiktir, derindir ve uçmanızı sağlar ☺

- An’da olun! Iyengar Yoga dersi sırasında öğretmen yönergeler göndererek Asana’yı (pozu) doğru yapmanızı sağlar bu da zihninizi bedene ve nefese odaklar- başka bir şey düşünmeye pek vakit kalmaz an’da olursunuz.

- Farkında olun! Bedeniniz aracılığı ile yakaladığınız derin farkındalığı günlük yaşamınıza taşımanın dayanılmaz hafifliğini yakalayın.

- Rahatlayın, emin ellerdesiniz! Her Iyengar Yoga eğitmeni yoga asana’ya yıllarını vermişdir; her türlü sağlık sorunu ile ilgili ayrıntılı eğitim almışdır, yoga asana ve felsefesi üzerine dirsek çürütmüşdür, bir Iyengar Yoga eğitmeni olmak en az 5 yıl alır (pratik dahil). Bir Iyengar Yoga eğitmeni içinizi görebilir!

- ‘Pozu yapamıyorum’ demeyin! Bir Iyengar Yoga sınıfında yastıklar, bloklar, kemer ve sandalyeler sizin bedeninize adapte edilerek bedeninizi bir Asana sırasında en iyi biçimde kullanmanızı sağlar. Tekrarlamakda fayda var: rahatlayın, emin ellerdesiniz.

- Kendinizi sevin! Bir Iyengar Yoga sınıfı sırasında esneyeceksiniz ve bedeninizin tanımadağınız yerlerini hissedeceksiniz. Kendinizi tanımak için en ideal yer yoga matı’dır, esnekliğiniz ve hatta zorluklarınızla tanışın ve onları sevin çünkü onlar olmadan siz olmazdınız.

- Yenilenin! Iyengar Yoga bedeninize hediyeler sunacaktır, siz alabildiğiniz sürece bu hediyelerin sonu yokdur; neşe, sağlık, güven, denge, cesaret, sevgi, minnetarlık, esneklik, güç, kararlılık bunlardan sadece bir kaçı. Engin bir denizdir Yoga, yüzdükçe kendinizle yüzleşirsiniz.

İyi seneler!

N. Sine Ozsoy

Posted in Uncategorized | Comments Off

Karen ve Aubrey ile Iyengar Yoga Hafta Sonu

Yoga’nın iyileştirici gücü ve ilham kaynağı olarak asana

29 Ocak Cuma 19.30-21.30
AYAKTA DURUŞLAR
Ayaklarınızı yere basın! Güçlenmek ve yenilenmek için güçlü ayakta duruşlar.

30 Ocak Cumartesi 10.30-13.30
KALÇA AÇICILAR
Kalça kemikleriniz sizi gün boyunca taşır ve bacaklarınızın köküdür. Modern yaşam biçimimiz sayesinde kurtulamadığımız sırt ve bel ağrısının, diz problemlerinin çözümü kalçalarda gizlidir. Hareket, kan dolaşımı ve omurga sağlığı için kalça kemiklerinizi canlı tutun. Bu yoga atölyesi hem yeni başlayanlar hem de daha tecrübeli öğrenciler için değerli ip uçları sunacaktır.

31 Ocak Pazar 10.30-13.30
ARKAYA DÖNÜŞLER
Yüreğinizi açıp omurganızı esnetin! Arkaya dönüşler kendi içinizde duygusal bir yolculuğa çıkmaktır, omurganız sayesinde yüreğinizi açmaktır, savunmayı bırakıp kanatlarınızı açmaktır. İç yolculuğunuza yelken açıp kendinizi tanıyın.

Ücretler:
Cuma Akşam ders: 80TL kart, 70TL nakit
Cumartesi veya Pazar Tek Gün: 125TL kart, 110TL nakit
Cumartesi ve Pazar Birlikte: 225TL kart, 200TL nakit
Cuma+Cumartesi+Pazar Birlikte: 280TL kart, 250TL nakit

Kayıt:
Tel: 02123439310
GSM: 05304189503
e-mail: cihan@yogatime.com.tr/ omer@yogatime.com.tr

Posted in Uncategorized | Comments Off

Yoganusasanam 2015

Yoganusasanam 2015 in bıraktığı izlerin tümünü paylaşmama imkan yok sanki! Mesela; tüm yoga pratiğimi yeniden gözden geçirmek, yıllardır yaptığım baş duruşunu (Sirsana) çözüp yeniden öğrenmek, öğrendiklerimi unutmak, yeniden başlamak ve iyileşir diye ‘kendi haline’ bıraktığımız bir takım olguların aslında Tamasic bir hareket olduğunu yeniden fark etmek. Yaptığım Kitchari’nin Türk yemeğine çevirmiş olduğumu anlayıp asil Kitchari’nin daha da leziz olduğunu görüp her menüde ‘dhal kitchari’-’ ghee kitchari’-’ tatlı kitchari’ adli yiyecekleri denerken Ayurveda’nın yüceliğine yeniden şükretmek…

“Yoga tanıklık etmektir’ dedi Geeta Iyengar. Neye nasıl tanıklık ettiğimizi, nerelerde tedbiri bırakmadığımızı gözlemlemek için epeyce vaktim oldu. Son anda Pune’de yalnız kalmanın zorluğu bir hediyeye dönüştü benim için. Geetaji’nin söylediklerini içimdeki sesle dinleyip özümsemek, Asana’ya uygulamak, pranayama’yı keşfetmek be bunlara tanıklık etmek, uzaktan bakmak oradaki deneyimimi tamamladı. Rahatla(t)mak iyi dedi Geeta Iyengar, ama yoga öğretmeni olarak asil görevimiz ve öğrencilere ( kendimize) olan sorumluluğumuz bir gelişmeye tanıklık etmek.


Geetaji beşinci gün pratiğimizi yaparken kendimize ne kadar dürüst olup olmadığımızı sorgulamamızı önerdi; bir zorlukla karşılaştığımızda onu yok saymak, sanki olmamış gibi devam etmenin kendi kişiliğimizi maskelemek dışında bir şey olmadığından söz etti. Eğer pratik sırasında bir sorunla karşılaşıyorsanız, bedeniniz size izin vermiyorsa buna sadece tanıklık edip bir şey olmamış gibi davranmak yoga’nın asaletine ve Dürüstlük ilkesine pek yakışmıyor. Ama hepimiz yapıyoruz, değişime hazır olana Kadar’da yapacağız. Önemli olan buna dikkatimizin çekilmesi.

Ayni gün Geeta, Prashant Iyengar’ın dediği gibi, ikide bir öğretmen değiştirerek, Öğretmenin seviyesine takılarak, bir workshop’dan ötekisine atlayarak yoga pratiğinin gelişmeyeceğini vurguladı. Hatta şaka yaparak ‘ben de bu sertifikalardan hiç biri yok’ dedi. Hepimiz güldük, çünkü hepimiz biraz yoga’yi tüketiyoruz aslında. Şartlarımızı sonuna kadar zorlayarak Orada olmamız bile acaba kendimize dönmekmi, yoksa bir adım öteye gidip “‘Yoganusasanam 2015′de oradaydım” demekmi.


Asana’ya adım adım girmenin bedenin ve zihnin sağlığı için önemi vurgulandı her seferinde. Asana’ya Şekil vermek yerine, bedeni Asana’ya getirirken yolculuğumuzda yaptığımız gelişmelerdi aslolan. Bunun için disiplin, dürüstlük ve saydamlık gerekiyor. Sancılı bir süreçmi? evet!

Geldiğimden beri hem öğrencilerimden hem arkadaşlarımdan aslında beni şaşırtmayan bir soru duydum sosyal medya’da paylaştığım bir resim üzerine: ‘ sen nasıl önüne diz çökersin? ayağına dokunursun? bu bana tuhaf geldi!’ Orada hayat değiştiren bir çok şey yaşadım, bunlardan biri de ‘ben’ neyimki idi, ‘ben’siz olmak aslolandı, ‘ben’ devreye girdikçe ‘ahamkara’ ( bir nevi ego) galip geliyordu. ‘Ben’siz olmak aslında benliği koruyan tek öğeydi. ‘Ben’im ihtiyaçlarım, ‘ben’im duygularım ön Sırada oldukça tanıklık etmek zorlaşacak ve hatta imkansızlaşacakdı. ‘Ben’ varken ‘biz’ olamayacaktık, ‘ben’ her şeyi karaya boyayacak ve saflık gidecekti sonunda. Pranam ( seni aydınlatan kişinin ayağına dokunmak) o Kültür’ün bir parçası, bir SAYGI göstergesi. Sahneye gelen her ÖĞRETMEN Iyengar’ın eşinin ve Guruji’nin , Patanjali’nin resimlerinin olduğu alanda diz çöktü ve hatta bazıları yere yattı ( Manuoso Manos mesela) ardından Geeta Iyengar’ın önünde diz çöktü. Bu, alçaltıcı olmaktan daha çok hayatinı bu derece değiştiren bir kadim bilimi sana bu kadar adanmışlıkla verebilen kişilere sonuna kadar saygı ve sevgiyi sunabilmek aslında.
1400 kişinin üzerinden Gözünü ayırmadan, herkesin sağlığına ve gereksinimlerine Özen göstererek 4 saat ayni enerji ile ders yapan, bilgisini hiç kayırmadan paylaşan, gözleri ile insanın içini okuyan bir Öğretmenin aslında bir Guru’da olabileceğini kanıtlayan kişinin elide öpülür, ayağı da.
Namaste.

Posted in Uncategorized | Comments Off

B.K.S. Iyengar’nın doğum günü

Bellur Krishnamachar Sundararaja Iyengar (14 Aralık 1918 – 20 Ağustos 2014)

Posted in Uncategorized | Comments Off

Yoganusasanam 2015 ilk izlenimler

“Atha Yoganusasanam” Yoga’nın Yaratıcısı Patanjali’nin ilk Sutrası- yoga ile ilgili ilk aforizması. Tüm yoga biliminin bu Sutra’dan yola çıkarak başladığını ve devam ettiğini düşünürsek ne kadar önemli bir Sutra olduğunu daha çok anlarız.

Geeta Iyengar ilk Uluslarası Yoga toplantısını geçen yıl bu adla Pune’de, babasının Vefatı sonrası gerçekleştirdi ve 3 yıllık tecrübesi olanlara kapılarını açtı. Normalde Pune’de ki Ramamani Iyengar Enstitütüsün’den ders alabilmek için yıllarca beklemek ve hatta adını bekleme listesine yazdırmak gerekiyor. Geeta Iyengar’ın herkese kapılarını açması hem genç Yogi ve Yoginilere, hem yani başlayanlara hem de tecrübeli Iyengar öğretmenlerine büyük bir fırsat yarattı.
Ben de Türkiye’den Fatma Bol ve Aykut Öztürk ile katılıyorum. Yaklaşık 1500 kişinin yoga ve pranayama yaptığı programda galiba 52 ülkeden Katılımcı var ve yüksek seviyeli öğretmenlerde herkesle birlikte öğrenci olarak yerlerini alıyorlar.
Çok Heyecanlı! Çok dinamik! Çok duygusal! Burada olmak gerçekten bir hediye.


Ilk gün Geeta Iyengar, Yoga’nın asana ile kısıtlı kaldığını bundan dolayı Asana’ya Yama ve Niyama’ları da eklememiz gerektiğini anlatan Uzun bir konuşma yaptı. Ancak her Yama ve Niyama Kuralı için verdiği Örnekler, asana Uygulamaları her ne kadar bilinse de tekrar ziyaret edilmesi gereken çok güzel bir arkeolojik buluntu gibiydi benim için. Zaman zaman Asana’ya takılıp felsefeyi unuttuğumuz oluyor, bedenimize ve bedenimizin sınırlarına bağlı kalıyoruz, halbuki ‘bedenin huzur bulması için önce kırılması’ gerekiyor derken de Geeta Iyengar huzura ( Samadhi ) giden yolun beden, zihin ve ruh birlikteliğini yakalamanın bedenin sınırlarını Yama ve Niyama’yı anlayarak zorlamak olduğunu anlattı.

Ikinci gün sabah ( bugün) Asana pratiği ile başladık. Klasik pozlara derinlemesine girdik ancak en hoşuma giden noktalardan biri Geetaji’nin “Trikonasana diyorsunuz ama Utthita Trikonasana demiyorsunuz” hatırlatması idi, çünkü Utthita’nın Sanskritçe’de yaklaşık 20 anlamı var! Sadece bazıları: çabalama, var olma, Doğuş, yüksek, aktif, uzayan….gerçekten uzun zamandır Utthita Trikonasana, Utthita Parsvokonasana değil Trikonasana, Parsvokonasana yaptığımı ve öğrettiğimi fark ettim. Vira 1 de arka bacağın önemini bilmek yetmiyor uygulamak gerekiyor! Bu pozda bir kez daha her hücremin yoga yapabileceğini gördüm. Kendi potansiyelimizi, kendimize sınırlar koyarak aslında Utthita’dan uzaklaştırıyoruz, çabuk memnun olup, çabuk korkuyoruz ve kendimizi bulmakta zorlanıyoruz.

İki saatlik bir ders sonrası ara verdik, ve ara verdikten sonra sadece Savasana yaptık. Hayatımda ikinci kez Kozmik bir Savasana yaptığımı fark ettim. Zihnim sessiz, bedenim sakin, ruhum hafif çıktım o Savasana’dan. Kimliksiz, Ben’siz, Yargısız, Yorumsuz, Sözsüz.

Yemek sonrası Guruji’nin yetiştirdiği ve el verdiği Abhijata bize Iyengar Yoga’da kullanılan malzeme çeşitliliğinin nedenlerini dedesinden ve kendisinden öykülerle bir sunum yaparak Anlattı. Abhijata daha 20′li yaşlarda, kendine Güvenli ve küçük yaşdan beri Guruji ile çalıştığı için son derece bilgili. Malzeme anlatırken zıpladı Sirsana ‘ya, havada duran ayaklarına 5 kg ağırlığında silindirik ağırlık bağlatıp bize o ağırlığın kendisine nasıl dengeyi öğrettiğini anlattı. Bunları yaparken de hem konuştu, hem güldü, hem de asistanına direktif verdi. Hemen ardından bir Urdhva Dhanurasana’nın duvarla nasıl hafifleyebileceğini anlatmak için pozla girdi. Bilmeyenlere anlatmak gerekiyor; Abhijata minik bir kadın değil! Boyu ve kilosu var, Batı dünyasında rast gelemeyeceğiniz bir yoga öğretmeni Görüntüsü majestik, dal gibi değil, kalçaları doğurgan gerçek bir Kapha- Vata kadını. Ancak pozlarda yakaladığı hafiflik bu işin kalça ve göbekle ilgisi olmadığını anlamaya yeterli! Çok hoş anekdotlarla süsledi sunumunu, en sevdiklerimden bir şuydu: Abhijata Öne eğilmelerde zorluk çeken biri, çok çalışması gerekiyormuş o pozları yapmak için. Bir gün dedesi ( BKS Iyengar) Uttanasana yaparken kendisini görmüş ve pozu beğenmemiş. Abhijata’yı tabureye çıkarmış, ayakta parmakları tabureden sarkana kadar Öne yürütüp ardından Uttanasana yaptırıp ağırlığını öne vermesini istemiş, Abhijata düşmekten korkunca da ona ‘böyle korkarak hayat geçermi, Geçmez, yazık olur hayatına’ diyerek pozu yaptırmış bunu anlatırken Abhijata taburenin üzerinde ve pozu dedesinin tavırları ile anlatıyordu. Salon hem gülerek hem de hayranlıkla izliyordu bu genç Guru’yu.

Kullanılan malzemenin alışkanlık yapmaması gerektiğini, malzemeye, Öğretmene Bağımlı olmamak gerektiğini ve malzemenin ‘ nesnelleştirilmiş anlatım’ ( objectified expression) olduğunu anlattı. Malzeme, ancak sizin bedeninizin bir parçası olabiliyorsa, sizin bedeninize (asana sırasında) potansiyelini bulmasına yardımcı oluyorsa, pozu daha Sattvic bir şekilde uygulamanıza izin veriyorsa gerekli ve yardımcı. Yoksa malzeme bir alışkanlık ve/ya tembellik yaratıyorsa o zaman malzemeyi değil bedeni kullanın diyor.

Bu kısa yazıda Pune’yi, onca insanın aynı anda mantra söylemesini, eski tanıdıklarla karşılaşmanın güzelliğini, yeni kişilerle tanışmanın getirdiği Zenginliği, mesela Christian Pisano/ Manuoso Manos/ Stephanie Quirk/ Joan White/ Jayne Orton/ Eyal Shifroni gibi isimlerle ayni yerde yoga yapmanın ve onlarla birlikte öğrenci olmanın verdiği Duyguları satırlara sığdırmak benim için imkansız.

Devamı gelecek….namaste.

Posted in Uncategorized | Comments Off

Hiza ve Duruş – Beden ve Siyaset: Yogacı nerede duracağını bilmeli mi?


Yazan: S Aykut Ozturk

“Bir ideal yok. İdeal bir politik duruş yok. İdeal bir ses tonu ve konuşma biçimi yok. Kendi sağlığının sorumluluğunu alanlar bilir ki ideal bir rejim ya da şifa metodu yok. Bunu öğrenmek ‘unlearn’ etme yolundan geçiyor benim için. Z.A.” (15 Temmuz 2015 – Facebook üzerinden alıntı)

GİRİŞ:
Yukarıdaki sözler yogayı Türkiye’ye getiren – kısacası yogayı Türkiye’de var eden – insana ait. Kendisine her zaman müteşekkir olacağız. Saygılarımız sonsuz. Hakikaten. Peşinen burada teslim etmekte ve yazıya devam etmekte fayda var. Çünkü yukarıda yazdıkları bedenin siyasetine dair genel bir tartışmayı ateşliyor –ilk bakışta pek çok okuyucu için anlaşılmaz olsa da.

Günümüz dünyası hayatı daha anlaşılır kılarken ne kadar da vahşi olabiliyor – çünkü emek tüketimi ve meta tüketimi arasındaki hassas denge doğanın, insanların, toplumların ve kültürlerin bilimsel addettiğimiz yöntemlerle kompartmanlara ayrılması ile mümkün oluyor. Böylesi bir dünyada herkes yerini ve işlevini bilmeli. Modern dünyada tanımlanamaz şeylere yer yok – bu yüzden de bir taraftan farklılıklar üretilirken, diğer tarafta bunların arasındaki sınırlar da estetize ediliyor. Etnisite birlikteliği olan birbirinden farklı ulus-devletlerde yaşadığımızı farz ediyoruz. Bu farklılık şeması yüzünden pembe yahut mavi nüfus cüzdanlarımız var. Yine bunun yüzünden dayanışma, bize dayatılan farklılıklar üzerinden yürüyor; işçi işçiyle Kürt Kürtle eşcinsel eşcinselle meselesine sahip çıkabilir oluyor. Ne farklı olanı kabul ediyoruz ne de farklı olanla dayanışma içine giriyoruz.

Ama öte yandan herkes hümanist. Herkes ‘farkında’. Herkes yardımsever. Herkes eleştiriye açık. Herkes uzlaşmacı. Bu nasıl mümkün oluyor?

Bu gidişatın – benim görebildiğim – iki ilginç noktası var. Birincisi ve daha geneli; (yukarıda kompartmanlara ayrılma olarak tanımladığım) farklılıkların üretilmesinin trajikomik bir şekilde birliktelik tahayyülleri üzerinden meşru kılınıyor olması. Birlikte olabilmek – bir olabilmek ve aynı anda dayanışabilmek – hep başka bir şeylerin reddi üzerinden mümkün olabiliyor. İkincisi ve daha özeli ise; bu reddedişin bedenin inşası ile mümkün oluyor olması. Beden, sadece emeğin tüketimini (çalışarak, ter dökerek, sakatlanarak) ve metanın tüketimini (acıkarak, arzulayarak, haz duyarak) mümkün kılmakla kalmıyor. Aynı zamanda bizim ve etrafımızdaki herkes için bu kompartmanlar dünyasının neresinde durduğumuzun koordinatını veriyor. Hangi tanımlanabilir kimliğin içerisindeyiz – kadın mıyız, Kürt müyüz, eşcinsel miyiz – bunu bedenimizin hangi siyasetlerin ürünü olduğunu anlamadan anlatmak işte bu yüzden mümkün değil (tersi de geçerli). Bedenimiz nerelere itilmiş yahut nerelerde direnebilmiş anladığımızda bedenimizin içinde bulunduğumuz politik bağlamdan hiçbir şekilde bağımsız olmadığını görürüz. O yüzden beden ve siyaset sözkonusu olduğunda ben-öteki, bizler-onlar, uzak-yakın ve iç-dış ayrımları tekmili birden yok olmalı. Ben bugün özellikle bu son ayrım üzerinde durmak istiyorum.

Bu ayrım yok olmadığı müddetçe ‘bir olmak’ çoğulculuğu, ‘iç huzuru’ da dış dünyayı reddetmekle mümkün olacaktır – ki yukarıda belirttiğim üzere önce bu kavramları peşinen birbirinden farklı kabul etmek zaten bu yolda atılan ilk adım. Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenirmiş. O halde, ben de merak ediyor ve soruyorum, siyasetten – siz bunu dış dünya, diğerleri, çevre, ötekiler diye de okuyabilirsiniz – bağımsız bir yoga mümkün mü? Mümkünse nasıl mümkün?

Saçmalamayayım – elbette ki mümkün çünkü bu bir tercih meselesi. Ancak farklı tercihler iddia ettikleri şekilde aynı sonuçları doğurmuyorlar. O yüzden, doğrudan okuyucuya soruyorum, yoga matı üzerine geldiğinde kulaklarını dışarıya tıkamak ve yoğunlaşmak ne kadar mümkün oluyor? Ya da dersin/pratiğin bitince ne oluyor – o kulaklarını tıkadığın dünyaya geri dönmüyor musun? O halde mat üzerine gelip yoga yapmak ve dış dünyaya geri dönmek senin için çok allak bullak edici bir döngü değil mi? Yogaya başlama daha iyi.
******
Alem ülkeyiz. Sınırlarımızda ısrarcıyız – bilmek istiyoruz neresi içimize döndüğümüz yer ve neresi dış dünyanın başladığı yer. Seçimlerden sonra sıklıkla okudum “yoga stüdyosu siyaset yapılacak yer değil – insanlar yogaya rahatlamaya geliyor” diye. Ama ben de diyorum ki insan ne rahatlayayım deyince rahatlıyor, ne de ne kadar iç dünyasına dönecek olursa olsun dış dünyadan bağımsız var olabiliyor. O yüzden yogada siyasete yer olduğuna dair ısrar ediyorum. Gündelik hayat – spritüel ayrımlarını reddediyorum. Dış dünyayı görmezden gelen, bizlere iyi hissetmemiz için bir güzel söz söyleyip geçen yogayı çelişkili buluyorum. Eğer yoga kişiye ve topluma bir eleştiri getirmeyecekse konfor alanımızdan çıkmamız için bize nasıl ilham verecek? Buradaki eleştirim elbette ki sadece bireysel seviyede ‘ciddi konuşabilen’ yoga ustaları – onların bireyi ve bireyselliği yüceltmeleri ve bütün new-age diskurlarda olduğu gibi kişisel gelişimi bir başlangıç noktası olarak kabul etmeleri. O halde, dünyayı bir tek yoga stüdyosunda mı kucaklayacağız, etrafımızdaki şiddete kayıtsız kalıp, milliyetçi, ırkçı ve fobik yaklaşımlarımıza günlük yaşamımızda devam mı edeceğiz? Eğer bizi çepeçevre saran dış dünya – yanı bedenimizin dışı – ve siyaset, bizim kim olduğumuzu – içimizi – şekillendiriyorsa bu soru cevaplanması gereken bir soru oluyor. Hem de çok ciddi bir soru.

Siyaset kesinlikle kim olduğumuzu belirliyor. O yüzden gündelik hayatın içinde siyaset ile gündelik hayatın içinde yogayı birbirinden nasıl ayırt edeceğiz? Ve bu ayrımın nerede başlayıp bittiğine kim karar verecek?
******
Bu soruları yanıtlamadan bırakayım. Ama yine de yanıtlanması gereken çok temel bir soru var – ki bu beni yazının en başında alıntıladığım cümlelere götürüyor. Bir ideal yok ne demek? İdeal bir politik duruş yok ne demek? Benim anladığım bu cümlelerin sahibi, bireyin dilediğince – bütün hürriyetiyle – davranabilmesi halinde kendisi için en iyiyi bulacağına inanıyor. Kişiye dışarısını ve içerisini tanırken yol gösterecek referans noktaları da mı olmayacak? Kendimize yahut dışarıya kayıtsız mı kalacağız? Bu kadar mı bireyci – bireysel bile değil – olduk?

Cümlelerin sahibinin kamusal alandaki tezahürlerinin izini sürünce (bunun için herkese açık FB hesabına göz atmak yeterli) onun için – ne yogada ne hayatta ne siyasette – ideal bir hizalanma olmadığını da anlamak güç olmuyor. Demek ki görecelilik çağına geri dönüyoruz. Herkesin ve her şeyin tek tek kıymetli ve biricik olduğunu sadece ve sadece herkesin kendi bildiğini okuma özgürlüğü şeklinde algıladığımız bir zaman dilimindeyiz. Ne yoga bize dokunabiliyor ne hocalarımız bize dokundurabiliyor. Eleştiriyi mümkün kılanın kişilerin doğru bildikleri konularda anlaşamamaları olduğunu farz edersek, bize bir tek kendimizden fayda gelebilecek oluyor. O halde, bu kadar öğretiye ve fabrikadan çıkarcasına sayısı katlanan yoga hocasına ne ihtiyaç var?
******
İşte bütün bunlar, yogayı kendimizi ve dünyayı dinleyeceğimiz, fikir sahibi olacağımız, kendimize ve dışarısına eleştiri getirebileceğimiz ve nihayetinde gelişebileceğimiz bir alan olarak açmamamızdan kaynaklanıyor. Yoga bizim için, dans yahut seks gibi kendimizi ifade edebileceğimiz bir araç olmaktan öteye gidememiş. Oysa ifade, var oluşun kısıtlı bir yansıması. İfadenin dışında – ve deneyimin de dışında – bir var oluş var. Ezoterik bir halden bahsetmiyorum. Dile, ifadeye ve anlatmaya odaklanıp kalmışız. Halbuki yoga kendi dışavurumumuzdan öteye giden bir pratik – dünyaya kendimizi tekrar tekrar anlattığımız sürekli kendimizden bahsettiğimiz bir şey değil, belki belki dünya/dışımız ile aramızdaki sınırların yeniden tesis edildiği bir girişim. Yogayı ifade olarak kısıtlamamızdaki ısrarımız yüzünden yoga pratiğimize dair bir eleştiriyi ister istemez kişiliğimize saldırı olarak algılıyoruz. Halbuki yoga kendimizi dışarıya anlatabileceğimiz bir dilden fazlası – bir lifestyle meselesi hiç değil. Yoga artık bir paket halinde geliyor oysa. Matlar, kıyafetler ve diskurlarıyla birlikte. Öğrenciler her gün teker teker tekrar kutsanıyor hocaları tarafından biricik oldukları için. Halbuki bu biriciklik tam da lifestyle ve bireyin kendini ifade etme meselesi tarafından sınırlandırıldığı için, yukarıda da bahsettiğim gibi, hep etrafımızdaki başkalarının ötelenmesiyle mümkün olabiliyor. Günümüz yogası nefreti yenebiliyor mu? Yenemiyor.

Fikrimi soran olmadı, ancak bana kalsa yoga bunların tam tersine içimiz ve dışarısı, bedenimiz ve dışarıdaki gündelik hayat arasındaki sınırların yeniden tesis edilmesi için bize bahşedilmiş bir pratik. Bilgeliği içerisi ve dışarısı arasında bize yol gösterecek referans noktalarını barındırıyor olmasından kaynaklanıyor. Bedenin inşası dışarısının şekillendirmesine bu kadar içkinken, konfor alanımızı, duruşumuzu ve hizamızı eleştirmeyen yogadan ne bekleyebiliriz?

Tanıdığım pek çok Iyengar hocasını ayaklı-modernite-eleştirisi diye adlandırmam, bu yoga biçiminin ısrarlı biri biçimde hizayı bıkmadan usanmadan bana hatırlatmaları yüzündendir. Çünkü hiza benim iç dünyam ve dış dünya arasındaki gerçekte var olmayan ayrımların aşılmasında birer yol gösterici referans noktasıdır. Öğrencinin hizasızlığı ve hocanın hizaya daveti arasında gerilim olduğu müddetçe yoga bize dönüştürücü bir etki sunabilir. Hoca öğrenciyi kendisiyle mücadeleye davet etmediği zaman hoca-öğrenci ilişkisinin müşteri ilişkisinden ne farkı kalıyor? Burada önemli olan öğrencinin memnuniyeti mi yoksa yoganın dönüştürücü gücü mü? Burada elbette hiza derken Nazi Almanyası’nın, Faşizm Avrupası’nın yahut 1940’lar Türkiyesi’nin beden terbiyesi yöntemlerinden bahsetmiyorum (ama Iyengar yogaya aşina olmayan pek çok yogacı Iyengar yoga böyleymişçesine fanteziler kurmaya devam ediyorlar). Tam tersine BKS Iyengar bir taraftan hepimize birer referans olarak yol gösterecek evrensel yoga pozu hizalarına kafa yorarken diğer taraftan her vücut tipinin yoga yapmasına olanak sağlayacak propları (yani kemer, yastık, blok gibi yoga alet edevatını) geliştirmekle meşguldü.

Ancak gördük ki geçtiğimiz günlerde Z.A. tercihini Iyengar yogayı katletmekten ve katledenlerden yana kullanıyor (10 Temmuz 2015’te FB üzerinden yayımladığı postunun edit edilmemiş haline bakmak yeterli). Besbelli bundan da büyük bir haz duyuyor. Bu durum bazı nedenlerden dolayı üzücü. En başında Z.A.’nın kendisi çok kıymetli bir hoca olduğu için. Diğer nedenleri ise şöyle sıralamak mümkün. Birincisi, hiçbir yeni bilgi – ne kadar istese de – kendisinden önceki bilgiyi ve bilgeliği reddedemez. Bu diyalektiğin doğasına aykırı. Böyle bir şey mümkün değil. Yeni her bilgi sonuçta eskisinin üzerine ekleniyor. Mesela yine bu yüzden ilaç şirketlerinin tıbbın binlerce yıllık tarihini hiçe sayarak patent alması saçmalık. Eskinin bilgisinin üzerine eklenen her bilgi eskinin gölgesinde olmaya da işte bu yüzden mahkum. Geçmişi öyle hop eskidi diye atamazsınız bir köşeye.

İkincisi çok pratik bir neden. Madem hiza bu kadar önemli değil neden sakatlanıp duruyoruz diğer yogalarda? Z.A. pek çok kıymetli hoca yetiştirdi – hepsini minnetle ve kalbimden büyük bir sevgi ile anıyorum – ama sandığı kadar hepsi hizadan haberdar değil. Maalesef ben bazılarının derslerinde sayamayacağım kadar çok kere sakatlandım. Çünkü hiçbiri benim gibi oldukça esnek bir insana yoga öğretmeyi bilmiyordu (Farkında mısınız hizasızlıktaki ısrarınız esnek insanları sakatlayıp duruyor? Sonra da yogadan oldu diyoruz. Hayır, yogadan olmuyor. Hiza bilmemezlikten dolayı oluyor)

Son olarak üçüncüsü, kısacık, ve de tartışmayı tamamlayalım, kullandığınız dil ile ilgili. Bu kadar ‘unlearn’ etmeye rağmen şiddet nasıl oluyor da dilinizden estetize edilmiş bir şekilde saçılıyor. Ve büyük hızla yetiştirdiğiniz yoga hocaları – ve öğrencilerinizin öğrencileri ve onların öğrencileri (artık sayılarına yetişmek ne mümkün) – bu şiddeti mi devralıyorlar? Şiddeti ‘unlearn’ etmek biraz daha çaba gerektiriyor demek ki – ve ezber bozan, konfor alanlarını dönüştüren, siyaseten yüklü ve mizah dolu bir yoga işte bu yüzden elzem oluyor. Çünkü eleştiri yoganın doğasında olmalı.

Bitiriyorum. “Katlediyor” demenizin ardından, yapıcı tartışmalar çıktığını ve “güzel bir konuşma alanı açıldığından” bahsediyorsunuz. Konuşma alanı maalesef 300 küsur “like” ve bunun karşıtlığında birkaç kısık sesli tepkiden ibaretse çevrenize bakın. Konfor alanınıza bakın. Var ettiklerinize bakın. Kral(içe) zaten tamamiyle çıplak değil belki ama halihazırda dili varacak kimse de yok ortalıkta.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Marmara Adasın’da Workshop

Posted in Uncategorized | Comments Off

Kundalini Yoga ve Ayurveda ile Bahar detoksu

Posted in Uncategorized | 28 Comments